Thursday, March 11, 2010

OlcaytoCengiz

“Let me tell you something.”

Archive for the ‘Yerinde Tespit’ Category

Tivibu TV reklamı

Posted by Olcayto On February - 27 - 2010

TTNET’in yeni hizmetinden haberdarsınızdır; “TiVİBU”. Geçtiğimiz hafta sağolsunlar beni de davet ettiler, gittik lansmanında dinledik, keyifli bir gece geçirdik.

Ben şimdi “Şusu neden yok, bu böyle olsa daha iyi olmaz mıydı” diye fikir yürütmeyeceğim, zira Flash player’ı olmayan bir iPhone halen ortalıktayken bunu sorgulamak mantıksız geliyor. Kişisel olarak dünyadaki tüm yeni teknoloji şirketlerinin artık ürünü piyasaya sürmelerinin, kullanıcılardan gelen talepler ve kişisel özelleştirmeler ile ideal haline getirildiğine inanıyorum. Yani eminim ki şu anda takılacağımız noktalar yakın gelecekte ortadan kalkacaktır.

Her ne kadar artık iyice mesleki olarak dijital marka iletişimi yapıyor olsam da, damarda reklamcılık baki, bu sebepten benim sorunum TiViBU ile değil; televizyon reklamıyla alakalı. Reklamı buradan indirebilirsiniz:  tivibu TVC

Gözüme takılan iki nokta dikkatimi çok çekti.

Birincisi, yurtta tek bir odaya toplaşmış gençler görüyoruz. Dış sesimiz onlara odalarında bilgisayarlarından izleyebileceklerini söylüyor, çok doğru. Ancak; tivibu’da şu anda maç yayınları olmadığı için, TV’dan gelen ses olarak biz ne duyuyoruz? “Savunması bir şekilde bekleyen ceylana doğru yaklaşan dağ aslanı” ?!?!

Yurtta bir arada kalan bir sürü adam ve belgesel?

Oraya Star Wars ya da Lord of The Rings müziği koysak, ya da hiç olmadı bir basketbol karşılaşmasının sesini duysak çok daha güzel ve mantıklı olmaz mıydı?

İkincisi de; ki bunu Friendfeed’de de sordum, teyzelerin olduğu plan. Hani 3 teyce sevdikleri programı izlerken içeride yemek yanıyor.

Teyzelerin TV izledikleri aşikar, ekrana olan mesafe, ekran ışığı ve sehpa üstündeki TV kumandası en büyük göstergeleri.

Ancak tivibu televizyondan izlenemiyor ki? Yani en azından lansmanda benim ilk sorduğum soruydu; “Settopbpx var mı?” diye ve aldığım cevap daha olmadığı yönünde idi. O konuda da çalışılıyormuş, ancak henüz ortada yok. E o zaman ne alaka televizyon?

Bir de konu dışı olarak, ürüne isim koyan kuruma bir sorum olacak.

Mümkünse buradan cevaı yazıverin bu konu daha dallanıp budaklanmasın zira kimse de farkında değil.

Ürünümüzün adı TiViBU.

Ve bakınız; TİVİBO.

İsimlendirmede bu konu nasıl olur da dikkatten kaçar?

Sözün özü, TTNET’e bravo, çok mühim bir işe el attılar, yıllardır Amerika’da top koşturan Apple TV olsun Tivo olsun, bunlara denk, Digiturk ve D-Smart hegemonyasını kırabilecek güzel bir ürün sundular.

Ancak reklamlarında işte bu dediğim konular bana takıldı. Ha tabi benimki mesleki deformasyon, kabuledilebilir kayıp olarak da algılanabilirim, ama yazmazsam da çatlarım :)

Bir kere daha bu vesile ile bizi ağırlayan TTNET TİVİBU ekibine, Excel İletişim ve Promoqube‘a buradan teşekkürü borç bilirim.

Cola Turka’dan bir çuval inciri berbat etme dersleri.

Posted by Olcayto On January - 8 - 2010

Efenim Yahşi Batı’ya gidenler, gitmeyenler, neredeyse herkes filmin gerçek kazananının kim olduğu konusunda hem fikir oldu; Cola Turka.

Benim gibi kimilerimiz ürün yerleştirmeden çok memnun kaldı, takdir etti.

Kimimiz ise tepki gösterdi, rahatsız oldu.

Yani her iki türlü de marka kendinden bahsettirdi, farkındalık yarattı, önemli bir adım attı.

Üstelik içinde cinsel göndermelerin de, küfürlerin de bulunduğu bir filme bağlı bulunduğu holding hakkındaki düşüncelere rağmen böylesine bir sponsorlukla destek oldu, adını bu yapıtın içine koydu. Önce tebrikler ve alkışlar bu sponsorluk anlaşmasına.

Fakat. Şu aralar TV’da “Yahşi Batı’nın harbi kolası!” sloganı ile Grey Istanbul imzalı reklamları dönüyor, denk gelmişsinizdir. Denk geldiyseniz farketmişsinizdir ki 5 reklam arka arkaya yayınlanıyor.

Bu nasıl ve neden bir medya satın almadır?

Reklamların kendi içlerinde bir devam durumu, yani “Amamnın sırada ne olacak?” durumu yok.

Sen filmde cayır cayır yer almışsın, bir de TV’de böylesine reklam yapmak neden?

Hakkaten sinemadan çıktığımda -kendi adıma- bende oluşturduğu tüm pozitif düşünceleri zorlaya zorlaya bitirdi. Ve reklamlarda da bir “Türk komedisi” durumu. Kızılderili şefine “Şefim! Bizim hesap” diye seslenmek falan…

Türk’ün Türk’le dalga geçmesinden bi’ bıkamadık. Tamam gülüyoruz kendimize de, 5 reklam üstüste nedir, niyedir, nedendir?!

Ha keza bir de site yapılmış, ki bakın uygulama çok keyifli olmuş ellere sağlık da, o metinler nedir o sitede? Ve filmle bağlantısı sıfır? Sen madem koydun parayı girdin filme, hepten etinden sütünde yararlansana, Aziz ve Lami Bey’le oynatsana…

Son duruma geldiğimde, markanın hangi kesime nasıl sesleneceğine karar veremeden her tarafa saldırıyor gibi bir imajı oluştu ki gözümde, zaten içerik açısından sürekli “taklit” olarak adledilen bir ürünün çok daha kararlı durmasını beklerdim.

Sanıyorum stratejide -artık hangi tarafsa müsesbbibi- biraz dağınık gitmişler.

Dijital marka iletişiminin kısa hikayesi – Bölüm 3

Posted by Olcayto On January - 4 - 2010

Buradan devam.

———————————————————————————————

EkşiSözlük denen bir çılgınlık başlamıştı epey önceden. Dünya’daki bütün icatlar ve olayların çekirdeğindeki sebeple aynı çıkış noktasından, bir adamın bir kıza duyduğu aşk sebebiyle yaratılmış bu site önce sessiz ve derinden, sonrasında ise katlanarak büyüyerek, kendi adını taşıyan kitap çıkartacak, köşe yazılarında yer alıp televizyonlara konu olacak, Savaş Ay’a adam yollayacak kadar göz önüne gelerek bir dev halini aldı.

Peki şimdi nerede ekşisözlük? Yanlış anlaşılmasın, hala burada ama neden eskisi gibi değil? Neden şimdinin Facebook’u olamadı ekşisözlük? Kurucusunu Microsoft’a çalışmaya götürecek kadar kuvvetli bir yapı nasıl oldu da gerçek bir dev olamadı?

Read the rest of this entry »

Artık bilgililer ilgili, bilgisizler ilgisiz olsa accık…

Posted by Olcayto On January - 3 - 2010

“Bizde bilgililer ilgisiz, ilgililer bilgisizdir.” derler.

Derler her kimse onlar.

Artık demeseler.

Bakın ben genelde forum mevzularından falan uzak durdum, ekşisözlük’de falan da çok etliye sütlüye bulaşmadım, taa ki çok sevdiğim dostlarıma ait bir tasarım sitesinde fazlaca görev alıp oraların polisi olana kadar.

Ve orada polis olmama sebep olan olayın oraya ait olmadığını görüyorum artık son yıllarda.

Bakın dünyada en fena şey yaptığı şeyin yanlış olduğunu bilmeden bir insanın onu yapmaya devam etmesidir. Bundan daha fenası ise; etraftan aynı kalibrede hatta daha cahil insanların türk insanının guanini ile sitozini arasına sıkışmış “şakşakçılık geni”nin de etkisiyle bu yanlış şeye alkış tutmaları, ve yapanın da bir noktadan sonra artık kendi yaptığına tam anlamıyla inanmasıdır.

Ama, artık görüyorum ki bunlardan çok daha kötü bir şey var ki, işte onu ne bu ne yaptığını bilmez arkadaşlar, ne diğer cahil zümre, tam tersine gayet konusunda uzman, ne dediğini bilenler yapıyor.

Susuyorlar. Karışmıyorlar.

Ya da, susuyoruz konuşmuyoruz. Kendimi de kattım belki haddim olmayarak ancak 96′dan bu yana reklam sektöründe dirsek çürütmüş bir adam olarak bazı konularda artık fikrim var diye düşünüyorum ve susuyorum.

Bunu çok kişi yapıyor zira ne acayip bir ülke halini aldık ki, “olmamış” a gerçekten birimiz çıkıp da “olmamış!” dediğimizde yer yerinden oynuyor. Üstelik siz istediğiniz kadar neden olmamış olduğunu açıklayın, ı ıh, 5 para etmiyor.

Mesleki ünvanlar ayağa düştü. Powerpoint kullanmasını bilen stratejist, Photoshop açabilen sanat yönetmeni, yazı yazabilen reklam yazarı oluyor.

Bu bizim sektör…Gel dijitale. Halihazırda elinde, ya da geçmişten gelmiş cebinde hiç bir bileziği, deneyimi olmayan adamlar bir anda “pazarlama gurusu” oluveriyor, “blogger” kesiliyor, internette pazarlama ahkamları kesiyor.

Ve biz “bilenler”, çok matahız, çok -rahmetli ananemin tabiriyle- hırlı bokuz ya, lütfedip yazmıyoruz, eleştirmiyoruz. Zira eleştirdiğimiz anda çamur sıçrıyor, nasıl hangi birine cevap yetiştireceğinizi bilemediğiniz bir saldırı başlıyor.

Susarsınız, “Bak adamı nasıl susturdum” der. İnanın der. Ben gördüm bunu diyebilen insan müsvettelerini.

Ya da klavye delikanlısı oluverir, ağzına geleni söyler, ama sonra size CV atar. CV atmasından geçtim, hiç mi tartmaz düşünmez “Ulen ben bunları yazıyorum ona buna sıçrıyorum ama ben bu sektöre girmek istersem ne bok yerim?!” diye?

Düşünmez işte.

Biz daha susalım beyler.

Sükutun altın olduğu yıllar geçti, hala farkına varmayalım, sonra da kızalım görünce “Oha adamdaki hadsizliğe özgüvene bak ne yazmış, ne demiş?!” diye.

Cümlenin kıçına da ekleyelim, “Onu bırak yorumlara bak!” diye.

Biz susalım, bilmiş bilmiş köşede duralım.

Zira biz bu anlamsız tevazuyu ustalarımızdan öğrendik…

İyi bok yedik!

Bu yıl da programımızın sonuna geldik…

Posted by Olcayto On December - 31 - 2009

Yayında, yapımda emeği geçen herkese hakkaten teşekkürler.

Bu satırları yazarken düşünüyorum da, geride bıraktığım yılda hayatıma her yıl olduğu gibi bir sürü kel alaka insan tanıdım, ama bu yıl öncekilerden sayıca fazla olarak pek çok kaliteli ve değerli insanı arkadaş haneme kattım, yeni dostluklar kurulmaya başlandı, kariyer hedeflerim de yenilenmeler oldu, karımla neredeyse 1,5 yıllık evli oldum :)

Büyük sıçramaların yaşanmadığı ama büyük ölçekli tohumların ekildiği bir sene olduğunu düşünüyorum.

Ne kadar doğru düşünüyorum, bunu yarın sabahı takip eden 364 günde öğreneceğiz.

Bu siteye giren, okuyan, yorum bırakma üşengeçliğini göstermeyen sizlere de ayrıca bir teşekkür ederim, bir şekilde orada olduğunuz için bu site halen burada.

Cümleten mutlu yıllar dilerim efem’.

OC.

Dijital marka iletişiminin kısa hikayesi – Bölüm 2

Posted by Olcayto On December - 25 - 2009

Buradan devam.

———————

Bütün bu gelişmeler dünyada oluyor, Türkiye’de giderek kısalan bir takip mesafesi ile gelişmelere dahil olmaya çalışıyor, bu mesafeyi en kısa hale getirenler zaten birer birer aradan sıyrılıyorlardı.

Değişim dalga dalga geliyordu evet, ve enteresandır Türkiye aslında bu değişime neredeyse dünya ile eşzamanlı başlamış, ancak günü kurtarıp geleceği görememek sebebiyle geri kalmıştı.

Read the rest of this entry »

Dijital marka iletişiminin kısa hikayesi – Bölüm 1

Posted by Olcayto On December - 23 - 2009

Çok değer verdiğim bir dostumun önermesi ve zorlaması ile minicik bir yazı dizisi kıvamında bu seriye başlıyorum. Kendi açımdan marka iletişiminin dijitalde nereden nereye geldiği, nereye doğru gittiği konusunda “ahkam keseceğim”. Katılıp katılmamak size kalmış, bunlar benim fikrim. Tek ricam olumlu ya da olumsuz yorumlarınızı lütfen yazın, yorum olarak bırakın. Sürçü lisan edersek affola.

Read the rest of this entry »

Kimsenin portmantosunda şemsiye bulunmuyor artık…

Posted by Olcayto On October - 30 - 2009

semsiyeYaşınızın 30′un üstünde olduğunu anlamanızın bir dünya yolu var, ama eminim bu hiç aklınıza gelmemiştir.
Evet, eğer portmantonuzda (ki bakınız ayakkabılık yerine portmantonuz varsa bu da bir işarettir yaşınıza) şemsiyeniz var ise, üstelik bunlar irili ufaklı model model ise, ve siz en uzun olanı seviyorsanız biliniz ki orta yaşlarınıza girdiniz.

Ne alaka mı?

Tesüf ederim.

Bakınız bu şemsiye denen aparat, zaten kafadan dünyanın en bahtsız ürünlerinden birisidir, en azından türkiyede. Bu ve kadim dostu şarj aleti yıllaryılı yanlış telaffuz edilir. Hadi telaffuzdan geçtim, “ŞEMŞİYE 10 LİRA” şeklindeki küçük beyaz kartonlarla yanlış yazılmışlığına da çok denk geldim. (Aa, bak aklıma geldi, Galata’dan Karaköy’e inen yokuşta bir yer var, orası da vitrinine ŞARZ yazmış misal).

Neyse konuyu dağıtmayayım.

Diğer şehirleri çok bilmiyorum ancak İstanbul’da artık dine ve bilime karşı gelen “şemşiyeciler” bir sonbahar geleneği oldu. Evet, karşı geliyorlar zira ilmen fennen ve dinen bir laf vardır: “Hiçbir şey yoktan var olamaz” diye.

Peki bu şemşiyeciler?

Pıtır pıtır bir anda beliriveriyorlar. Bizim Ebekulak Bey‘in bir lafı var “Şemsiyeciler log in oluyorlar” diye, tam o hesap.

Ve bakınız sayın okuyucu, bu şemsiyeler model model, şeffaf, renkli, küçük, büyük ve adedi 5 lira!

Ulen benim sigaramın paketi 4.3 lira, koca şemsiye 5!…

Bunun sonucunda tabi n’oluyor, kimse evinde şemsiye tutmuyor. Gerek yok ki? Koca şemsiyenin öööyle yer kaplamasına. Baktın yağmur yağıyor, baktın şemsiyeciler pararlel naylon evreninden summon edildiler, hemmen daha önce orada olmayan abiye yanaş, al 5 liraya şemsiyeni, Nisan yağmurlarının sonunda da at gitsin.

Arada dağıldı mı, e git al 2 tane daha.

Bu durum şemsiye üreticilerine zarar mı veriyor, yarar mı sağlıyor bilmiyorum. Büyük markaları epey zorluyor herhalde, naylon şemsiyeciler ise (naylon her iki anlamdada burada kullanılabiliyor bak, ne güzel) belli ki kar ediyor.

Olsun. Gene de ben plaj şemsiyesi kılıklı koca siyah şemsiyemi seviyorum.

Yaşımla da barışığım tamam mı!

“Ödüllük ilan”ın kimyası…

Posted by Olcayto On October - 15 - 2009

Malum reklam ödül sezonu açıldı, Kırmızı için başvurular başladı, diğerleri de yolda.

Aşağıda kendi ekibimle paylaştığım bir yazı var, “Ödüllük ilanın kimyası” diyerekten, bu kadar yazdım sizinle de paylaşayım istedim. Belki saçma gelir, belki doğrudur denir, ama bir şekilde “Aaaa evet ya” dedirtirse ne mutlu bana. Ummadık taş baş yarar belki de…..

———————————————————————————————————————————————————–

Arkadaşlar size bir miktar yol göstermesi açısından bir kaç ufak tüyo vermek isterim, “ödüllük iş” denen nane hakkında.

  • Görsel herşeydir.
  • Metin kısadır.
  • Başlık hindir.
  • Önemli olan eleştiridir.

Görsel herşeydir: Malesef ki reklam ağırlıklı olarak “görsel” bir mecradır ve reklam ödülleri de genelde en iyi görsele verilir. Reklamı düşündüğünüzde uygulamanızın öncelikle “tertemiz” olmasına özen gösterin. Hiç bir gereksiz kalabalık, detay, renk, görsel olmasın. Mesajınız tam ortada olsun. Tam ortada derken, sayfa ortası değil, algı olarak tam ortada. Görüldüğü anda anlaşılmayabilir, metinle ya da başlıkla anlamlanabilir, ancak görülmelidir. Dikkat dağılmadan, başlık okunmadan, amiyane tabirle “zart” diye görülmelidir. Tercihen tek bir kare fotoğraf ile bunu gösterin.

Görselde bir absürdlük, normalde olmaması gereken bir detay dikkat çekicidir. Ancak bu farklılığın görselinizi ezmesine izin vermeyin. Dikkat çeksin, ama tüm algıyı orada tüketmesin. Soru işareti yaratsın.

illüstrasyonlar çalışır evet, ancak illüstrasyonunuzun son derece iyi, son derece özgün olması gerekir. Bir “elden” çıkmış olmalıdır, clip art kitabından değil.

Güzel sanatlar okuyanlar –en azında MSÜ, hehe- bilir, “boşluk kullanma” denen bir nane vardır. Bu işlerde bu konu hayati önemlidir. Sayfanızdaki tüm boş alanlar tasarımınızın parçasıdır.

Bu arada, sadece metinle görseli de yaratabilirsiniz tabi, “tipografi” dediğimiz silahı çok iyi kullanmayı biliyorsanız tabi. Virgülden sonrasını 3 kere daha tekrar edin. :)

Metin kısadır: Gelmiş geçmiş en iyi reklam yazarı bence Aşık Veysel’dir. “Seversin kavuşamazsın aşk olur.”. Kısa, net. Duyguyu aktarmayı hedeflemiş, ancak bunu yaparken de ağdalı kelime öbeklerinde kaybolmayan, samimi ve net konuşan. Metniniz ya görselinizi açıklamalı, anlamlandırmalıdır, ya da görselin kurduğu ancak yarım kalmış cümleyi tamamlamalı. Görselde gösterdiğinizi altta yazmamalıdır. Görseliniz ile bir bütün olmalıdır.

Başlık hindir: Başlığınız –eğer olacaksa- hin ve zeka dolu olmalı. Genelde başlığınız varsa, metniniz yoktur. Yani birinden birini seçmelisiniz. Başlık için de yukarıda yazdığım kısa ve netlik geçerlidir. Görsele pas atmalı, görselle ortak bir cümle kurmalıdır. Görsel herşeydir dedim yukarıda evet, ancak unutmayın ki iyi bir görsel seksi sarışındır. Onu genel algının dışına çıkartıp aptallıktan kurtaracak olan ağzından çıkan laflardır. Yazdıklarınıza dikkat edin.

Önemli olan eleştiridir: işinizi yaptıktan sonra bırakıni gidin bir çay kahve içip gelin, en sevmediğiniz adamın, en kıskandığınız ajansın işiymiş gibi bakın. Işteki hataları, aksaklıkları, çirkinlikleri bulun, o noktalara saldırın. Fikrine ve objektifliğine güvendiğiniz meslektaşlarınıza danışın, reklamcılıkla alakası olmayan bakkalınızla paylaşın. Iyi bir reklamın, kampanyanın geçmesi gereken süreçleri bu işte de yaşatın.

Ama önce işinize inanın.

Apple iPad…Hadi canım!

Posted by Olcayto On October - 5 - 2009

3Bu aralar en fazla konuşuşlan konu bu teknolocik alemlerde. Hoş bu konu, iPhone ilk lanse edildiğinden bu yana bir şehir efsanesi kıvamında sürekli gündemde tutuldu, ta ki geçen hafta Apple “geniş yüzeyde multitouch destekli kullanım patenti” gibi bir mevzuyu onaylatana kadar. Şu aralar hiç olmadığı kadar ısındı yani ortalık.

Ben ise bilmiş bilmiş köşemden bakıp sağda solda “Hadi canım” diyorum. En azından Şu ana kadar gösterilen prototiplere.

Kendi adıma burada bu konudaki engin bakış açımla tespitimi yapayım, tarihe not düşeyim dedim ki, doğru çıkarsa sağda solda hava atarım, baktım tutmadı, sessizce silerim.

Bakınız sayın okuyucu, bilmiyorum Apple kullanıcısı mısınız, ancak mu yandan yenmiş elmanın ürünlerinde bir standartı vardır; nedir o da? “Tarz sahibi, ergonomik olmayan ancak son derece kullanışlı tasarımlar.”.

Şimdi, alalım elimize bu iPad kod adlı nesneyi.

Tarz sahibi mi?…Hayır. iPhone irisi olarak duruyor.

Ergonomik mi?…Hayır. Koca bir tabler, Kindle irisi.

Peki kullanışlı mı?…İşte tüm mevzunun en fena çöktüğü nokta, hayır hem de dev hayır.

Bakınız sayın okuyucu. Leplopunuz var mı, bilgisayarı dizlerinizin üstünde kullananlardan mısınız bilmiyorum ancak, ister mutlaka siz de farketmişsinizdir ki, “yere paralel yazılır, yere dikey bakılır.”

Yani, yazı alanı dizlerinizin üstünde ya da masanın üstünde ellerinizi koyacağınız şekildedir ancak ekran karşınızdadır.

Gel şimdi iPad’e okuyucu?

Hadi dokanmatik klavyen var…Tamam…E ne yapacan bacaklarının üstüne yatırıp orada yazarken kafa önde site mi gezeceksin.

10 dk. içinde uyku garantili.

Yok arkasına destek ayağı koydun. E o zaman da ne yapacan, nasıl yazacaksın, bileklerin ne hale gelecek. Tamam ergonomi kovalamaz Apple ama bu kadar da antigomi olmaz yani.

Yani?

Tarihe not!

Apple yeni MacBook serisi çıkartacak. MacBook Touch / iPad / iTouch gibi bir şey olacağını öngörüyorum. (iTouch olursa şimdiden tüm Aytaç’lara geçmiş olsun)

Bu yeni nesil MacBook netbook kıvamında olacak.

Klavyesi yeni iMac klavyelerinden, yani ufak tefek olacak.

Ekranı açılıp bir şekilde (çevrilerek yada kızakla) klavyenin üstüne kapandığında dokunmatik hale gelecek. Böylece Kindle gibi, film izlemek ya da müzik dinlemek vs gibi atraksiyonlarda kitap gibi kullanılacak. İstersen dokunmatik klavyeni kullanacaksın, istersen klavyeyi açıp oradan yazacaksın.

Öyle resimlerde gördüğünüz gibi olmayacak yani.

O ka’!