Farkedebileceğiniz üzere blogun tasarımı değişti… Bir önceki karizmatik, bol sayfalı, fotoğraflı, janjanlı blog yerini bu yeni oldukça boş haline bıraktı. Kimileriniz beğenmiştir, kimileri hoşlanmamıştır sanırım. Beğeni kısmını geçersek neden böyle oldu?
Gösterime girdiği gün zaten yılbaşı ertesi, beni evden çıkartabilecek tek güç olan karımın kontrolsüz güç kullanması sonucu çıktık, sinemaya gideceğiz.
Öncesinde yaşadığımız sinir harbinden sonra, gittik sinemaya aldık biletleri.
Bir kere bir kez daha belirtmek isterim ki, insan karısını dinlemeli kardeşim :)
Yazının buradan sonrası film ile ilgili “spoiler” içerebilir, baştan uyarayım.
Yahşi Batı; Cem Yılmaz’ın komedilerindeki çekirdek kadrosu ile çektiği 3.film. Ama G.O.R.A ya da A.R.O.G’un devamı değil, görünüşe göre Aziz ve Lemi Bey’le devam edecek yepisyeni bir serinin ilk habercisi.
Aman hemen uyarayım, öyle derin konu, muhteşem oyunculuk falan arayarak bu filme gidecekseniz sakın ha, sadece çok iyi oyunculuk ve nefis bir mizah konusu üstüne gülünçlü filmdir size vadedilen. Aman ha!
Filmin konusunu bir daha tekrarlamaya gerek yok, zaten her yerde yazılıp çiziliyor. Ben filmle ilgili düşündüklerimi gene maddeleyeyim, öyle çok rahat olacak:
Fragmanında hiç kıkırdamamıştım bile, o yüzden “Bu sefer beceremedi galiba” diye hayıflanarak gittim filme.
Fena halde yanılmışım.
“Giriş jeneriği” diye bir mevzunun giderek silindiği günümüz sinemasında nefis bir giriş jeneriği hazırlanmış, bravo!
Filmin bir “anlatıcı” tarafından olması güzel, ben severim o yaklaşımı diyeyim, ama filmin bir noktasında anlatıcı tamamen çıkıyor ki, filmin arasına kadar, isterdim bir iki noktada daha girsin.
Ara demişken, emin değilim ama sanıyorum ilk defa bir film “10 dakka film arası” öngörülerek çekilmiş, gidin bekleyin, bayılacaksınız.
Güldüm, epey güldüm, bir sahnede kahkahalara boğuldum.
AROG’da yaptığı 216 şerefine kadeh kaldırma sahnesindeki önceki filmlere yapılan ince gönderme bunda tek bir sahnede ama o kadar da güzel ve naif olmadan yapılmış.
Tıpkı AROG’daki “Bilinmeyen bir cisim yaklaşıyor” adamı gibi gene anlamadığım bir adam var filmin başından sonuna kadar.
Bilinmeyen cisim adamımız da gene habire bir gelip gidiyor.
Kostümler muhteşem. Dekorlar da.
Küfür var bu sefer. Çok şükür. Zira bu kadar küfür eden bir toplumda, kendi “Argo lügatı” olan bir ulusta, “Çok küfür ediliyor” saçmalığından gına gelmişti. Ha bu eleştiriye şu noktada katılabilirim, fuzuli küfürler olursa, gereksiz durumlarda evet, zira normalde bile küfür sevmeyen ve etmeyen bir adamım ama burada o küfürler o kadar yerinde ki. Yani orada ondan başka bir laf olmaz, olamaz. Kızılderili reisi ve savaşçıları ile dolu bir çadırda kendinizi kaybederseniz söylenecek son sözü söyleyebilirsiniz ve o da kesinlikle “Alayınızın amına koyayım!”dır! (Gene de çok küfür vardı diyenlere “Neden kimse Vavien’deki küfürlere ses çıkartmıyor o zaman? Ben bunda kötü niyet ararım” demek istiyorum buradan.
Cola Turka şimdiye kadar gördüğüm en iyi ürün yerleştirme ile en büyük alkışı aldı bence. Çok iddialı, çok nefis durmuş filmde. Sadece bir noktadan sonra kola aşağı kola yukarı insanı biraz bayıyor, buna rağmen bravo! (Her ne kadar TV’de arka arkaya insanı bayan kötü reklamlar ile cılkını çıkartıyor olsa da).
Gelelim beni vuran kısmına. Eğer göndermeler, gizli mesajlar seviyorsanız, benim gibi ağzınızın suyu akabilir filmde. Öyle ki bir noktada filmden koptum detay aramaya başladım ki bu kötü, ama gene de, aklıma gelenleri sıralamak gerekirse; “Guns n’ Roses, Jack Daniels, Johnnie Walker, Gültepe, Cannonball-Tophane ilişkisi gibi göndermeler gırla… Kesinlikle sırf bu yüzden tekrar tekrar izlenesi, o şerifin odasındaki “Wanted” afişleri tek tek incelenesi!
Uğur Polat. Sen ne muhteşem adamsın. Perdede izlediğim en iyi eşcinsel performanslarından birine 1,5 dakikada imza atıveriyor kendisi.
Filmin sonundaki yazı kenarı görüntler gerçekten çok keyifliydi, DVD’si için ağız sulandırdı.
Sonundaki Çince yazıyı bilen birisi söyleyebilir mi lütfen “Devam edecek” in çincesi midir? :)
Ve son olarak, filmin yapım kalitesine, oyuncu sayısına bakıp bir kez daha bu filmlerin Recep İvedik filmleri ile kıyaslanmasına içimden adeta bir kızılderili çadırında esrarlı pipo içmişçesine fikrimi yürüttüm…
Gösterime girmeden daha bir araba mevzu oldu, konuşuldu, merak edildi.
Engin Günaydın, Binnur Kaya, Settar Tanrıöğen ve yan rollerde İLker Aksum, Serra Yılmaz. Ve bir de Taylan Biraderler filmi.
Oeh! Daha n’olsun?!
dedik ve gittik… (Yazının buradan sonrası “spoiler” içerebilir, uyarayım)
Açıkçası herkes gibi bir komedi filmi beklemiyorduk, zira ilk yorumlar geliyordu ve zaten öyle olmadığı aşikardı. Buna rağmen salonda tıpkı yıllar önce Berlin in Berlin filminde olduğu gibi en ufak şeye bile gülme eğiliminde bir kitle vardı.
Film nefis başlıyor. Giriş jeneriği, ilk plan çok keyifli.
Oyunculuk namına genelde çizgi üstü ancak öyle “Aman yarabbim” kıvamında bir şey yok bence. Binnur Kaya zaten üst düzey bir oyuncu ve rolünün hakkını nefis veriyor. Engin Günaydın bildiğimiz gibi, güldürmeyeninden. İlker Aksum zaten 45 saniye kadar gözüküyor, Serra Yılmaz da aklı gırtlağında hükümet yetkilisini sıcacık bir şekilde canlandırıyor.
Ancak, işte ancak var…Film başlıyor, güzel giriyor, merak uyandırıyor, sonra rutine bağlıyor. Filmin bir sonraki hamlesini kestiremiyorsunuz ki bu filmin gerçek gücü bu, ama bu sonrasını kestirememe durumu sizin filmi kaptırıp koyvermenizi de sağlamıyor.
Müzikleri çok keyifli, çok başarılı. Dekor zaten doğal, kostüm deseniz Neşeli Hayat kadar olmasa da güzel detaylarla bezeli.
Filmin aslında bir cinayet ve komplo filmi olması ama bunu “bizden” anlatıyor olması filmin aslında dayandığı ana nokta ama bu komplo durumu, gerilimsiz gerilim ortamı, kopuk kopuk..
Sözün özü, biz (ben ve hanım) açıkçası bir noktadan sonra epey sıkıldık. Avrupa filmleri ya da bağımsız sinemaya karşı dev bir beğeniniz var ise tavsiye ederim, zira öyle dan diye başlayıp dan diye biten, filmin adına çok dolambaşlı bir gönderme yapan, insanı anlatan bir film.
Ama benim fikrim, Vavien’in bu kadar yaygara kopartıyor olması tamamen iki büyük komedi oyuncusunun komedi oynamaması sebebiyle. Çok tanımadığımız ya da bu tarz rollereden alışkın olduğumuz oyuncularla yapılsaydı inanıyorum ki nice enfes film gibi geliiiip geçerdi…
Bizim için büyük beklentilerie gittiğimiz, beklentilerimiz elimizde çıktığımız ve bazı yakınlarımızı arayıp uyarma gereği duyduğumuz bir film oldu, ama siz sevebilirsiniz, belli olmaz…
Evet, fragmanını görüp gaza gelen karım”Hadi gidelim” dediğinde ilk tepkim buydu .
Zaten kafam karışmış, ben bu Avatar’ı bizim kafası oklu oğlan sanıyordum, aylar önce bir gördüm dedim bu ne, sonra öğrendik ki bu başka, Shyamalan’ın çektiğinin adı zaten “The last air bender” falan filan.
Açıkçası baştan aşağı CG(bilgisayar tarafından yaratılmış) görüntülerle bezeli bir film beni “film” olarak çok da çekmiyordu. Zaten 2 gün önce sözde Jim Carrey’in oynadığı “Christmas Carol”a gitmişiz, hazetmiyorum böyle “mış gibi” yapan filmlerden. Yapay yapay geliyor.
Final Fantasy’yi de sevmemiştim, Polar Express’i de. Ne o öyle?! Gerçek oyuncu gibi yapacaksan gerçek oyuncu olsun, yok animasyon olacaksa, hakkını ver animasyon olsun kardeşim…
Bir de işin içinde James Cameron var. Hayır adam Abyss’de yaptı, Piranhalar da… Terminator de yaptı, Titanic de. Herif tutarsız.
Fekat işte karınızı kıramıyorsunuz, kalktık gittik gösterime girdiğ ilk gün 15:15 seansına.
18 küsürde çıktık.
Aman allahım….
Sırasıyla maddeleyeyim, en iyisi öyle olacak.
3D:
Bir kere ben hiç 3D film izlememişim, onu anladım. Bu filmle ilgili zaten her yerde yazan tek nokta buydu, “Daha önce hiç yaşamadığınız bir 3D deneyimi” diye. Ne demek istediklerini anladım.
Perdeden dışarı çıkan oklar kollar falan bekliyorsanız; unutun. Techno-geek Cameron en iyi yaptığı şeyi yapmış. Film gerçekten 3 boyutlu. Filmin geneline hakim olan daimi bir derinlik hissi var. Ben ki her 3D film çıkışında söven, 45 dakika başağrısı çeken, bir daha hiçbir 3D filme gitmeyeceğine geçici yeminler eden bir kişiyim, 3 saatin bir dakikasında bile ne bir ağrı, ne bir zorlama. “Üç boyut” denen nanenin “derinlik” demek olduğunu şükür biri anlamış ve uygulamış. Öyle ki; filmin çoğu noktasında baktığınız görüntünün üç boyutlu olduğunu algılayamıyorsunuz. İlk defa bir filmde havada uçuşan kıvılcımları elimle kovalamak için refleks hareket yaptım.
Süresi:
162 dakika. Böeh! Sinemada karımın kulağına eğilip “Ara vermeden olması iyi olmuş, filmde kopukluk yaşanmıyor” dememin üstünden 2 dakika geçmeden filmin durup ışıkların yanması, ve koca salonun sözleşmiş gibi hepbir ağızdan “Yoook artık!” demesi kişisel sinema deneyimlerinde güzide yerini almıştır.
Ancak bu 162 dakika sizi korkutmasın, gerçekten kaptırıp gidiyorsunuz.
Konu:
En fazla tartışılan mevzulardan birisi bu konu çok klişe denilmesi. Ben açıkçası hafif bıyık altı kıkırdaması yaşıyorum, yani hayatı yaşayan bir insansanız hangi konu klişe değil ki? Velevki bir bilimkurgu filmi bu, film özü gereği zaten uçuk, bir noktada ayaklarını yere bastırmak gerek, ki Cameron bu noktada hikayeyi çok bildik bir mevzuya dayandırarak mevzuyu dengelemiş.
Karakter tasarımları özgün. İnsanımsı bir durum var. Afrikalı ya da kızılderili göndermeleri gerek mimiklerde, seslerde gerekse takılarda zaten çok bariz. Filmden çıkar çıkmaz baktım, netekim Na’vi’leri canlandıran oyuncuların neredeyse tamamı zenci.
Yıllardır süregelen, hatta halen hemen burnumuzun dibinde petrol üzerine kopan bir tantanayı konu almış kendisi, buradan 5 sene ötedeki bir gezegene Pandora’ya taşımış.
Sinemada sıklıkla başvurulan bir yöntemdir, farklı gerçeklik olarak.
Gezegenin bitki örtüsü olağanüstü güzellikte, naiflikte. Gene bu noktada bu konuya nefis bir kontrast ayarı çekerek o bitki örtüsünde yaşayan canlıları bizim beğeni kavramlarımıza göre “çirkin” yaratmış.
Na’vi ler dışında neredeyse tüm orman hayvanlarının 4 ön 2 arka olarak 6 bacaklı olması enteresan bir genetik bütünlük sağlamış.
Na’vi lere gelince, tıpkı bitki örtüsü-canlılar ikilemindeki gibi, Pandora gezegeni sakinleri olarak onları da çok güzel yapmamış. İnsansılar, çirkin değiller, güzel de değiller, bildiğin yeni bir ırk türü.
Beni benden alan bir kuyruk mevzusu var ki, bilimkurgu sinemasında uzun zamandır gördüğüm en iyi alt mesajlara sahip, ve aynı oranda yaratıcı espri Na’vi lerin kuyruklarının ucunda gizli.
Doğadaki tüm canlılarla “bağlı” kalınmasını sağlayan bu detay, altyazı olarak canlıların aslında doğanın bir parçası oldukları “klişesini” nefis bir biçimde vurguluyor.
Na’vi’lerin uçmalarını sağlayan “Banshee”ler ile olan ilişkilerinde “Banshee sürücüsünü seçer” esprisi ile frp dünyasına ve ejderhalara yaptığı gönderme ise gerçekten benim gibi bu konulara takık bir adamı fena halde duygulandırdı.
CG (Computer generated – Bilgisayar tarafından yaratılmış) Görüntüler:
İşte ana mevzumuz. “Sinema nereye gidiyor?!” naraları atmamıza sebep olan başlık.
Evet filmde korkunç bir CG kullanımı var. Ve bu kullanım o kadar başarılı ki; hangi sahnelerde mevzunun ne kadarı CG ne kadarı makyaj zerre anlaşılmıyor, ki bu konu benim deliler gibi filmin DVD’sini beklememe yol açtı misal.
Diğer canlı zerzevat kısmı tabi ki CG, ancak onlarda da tuhaf bir irrasyonel gerçeklik durumunu yakalamış Cameron. Dokular son derece gerçekçi, görseller çok akıcı, bir bitki gördüğünüzde ya da bir canlı, onu gördüğünüz anda kafanızda “Bu zaar böyle bir şey olsa gerek” diye fikir uyanıyor.
Filmle ilgili sağda solda çeşitli yorumlar var, hatta friendfeed’de de benzer bir şey okudum, “Yaratıklar hiç gerçekçi değil” diye; Pandora gezegeni tamam, Na’vi’ler tamam da yaratıklar mı gerçekçi gelmedi diye gülümsedim içimden.
Bütün yaratıklardaki 2 göz durumu, tıpkı 2 ön ayak gibi sabit, ki bu sizi bir anda Pandora gezegenine aşina hale getiriveriyor.
Bu arada, Terminatör’de T1000′e, Yüzüklerin Efendisi’nde Balrog’a, ve daha nice karaktere ayıldık bayıldık, Pixar’ın Monster Inc.de yarattığı yeni teknolojiye (tüy), Weta’nın LOTR savaş planlarında yarattığı yeni yazılıma öldük bittik, hepsi bir kenara Star Wars yeni üçlemedeki tüm detayların ve karakterlerin hastası olduk da, konu Avatar olunca mı “CG tü kaka” dedik, haydin oradan!…
Son olarak:
Gezegenin adının “Pandora” olması, son derece naif (naive) bir ırkın adının Na’iv olması, madenler için soykırıma varan hareketlerin sergileniyor olması, görsel efektleri, enfes 3D teknolojisi ve 500 milyon dolarlık korkunç bütçesi ile Avatar gerçekten gidilip görülmesi gereken, yeni kuşak sinemanın önemli kilometre taşlarından.
Sam Worthington Terminator: Judgement Day gibi tırt ötesi bir filmde bile kendini belli etmişti, burada ikilemde kalan, kendi hayaletleri ile boğuşan deniz onbaşısına hayat vermiş.
Ancak, tıpkı sinemadan çıkar çıkmaz annemi arayıp “Anne Avatar’a mutlaka git! Ama sakın babamı götürme!” dememdeki gerçek gibi, bilimkurguşinas değilseniz sakın ama sakın gitmeyin! 3 saat adamın şaftı kayar…
Bu filmde öyle dev oyunculuk, inanılmaz hikaye falan yok. Fragmanlardan belli, böyle bir beklenti ile giderseniz üzülürsünüz. Ancak yukarıda yazdığım gibi, yeni kuşak sinema için çok öenmli bir yapım. Ha, “Ben bilimkurgu severim ancak fazla CG beni bozuyor, klişe felan” diyorsanız da, gösterime bu hafta Avatar ile beraber girmiş olan bir film var, “Yabancı dilde aşk” adında, nefis oyunculuk ve hikaye barındırıyor içinde, ona gidiniz, en azından türk sinemasına bir katkınız olsun.
(Filmin şu gün itibariyle IMDB durumu 8,9/10. 23174 kişi oylamış. Tüm zamanların en iyi 250 filmi listesinde 25. sırada. Önümüzdeki günlerde ne olur bilinmez tabi.)
Ben askerliğimi kısa dönem yaptım. Doğu’da ama Kuzeydoğu’da yaptım. Bildiğim kadarıyla bu durum kardeşime yarayacak, ben doğuda yaptığım için, onu göreceğiz.
Ardeşen’de Jandarma’ydım. Jandarma. Fransızca kökenli, “silahlı adamlar” demek oluyor. Diğer birimlerden farklı olarak biz halkla yani “dışarıyla” fazla içiçeydik. Ve ezberlememiz, bilmemiz gereken bir dünya şey vardı. Hele ki içlerinde bir “Jandarma’nın silah kullanma yetkileri” vardı ki, aman aman, 13 maddelik bir liste.
Millet “MP-5″ kullanmaya başlamıştı, bizim timlerde de vardı ama daha ziyade G3…
MP5 makinalı tabanca demek, G3′ün G’si de tüfek demek. Almanca.
Özetle; adını fransızcadan alan bir birimin, elinde adını almancadan almış silahlarla duran, adını bu topraklardan alan 2 numara traşlı adamlarından birisiydim.
Saçmalık. Askerlik zaten saçmalık. Askere gitmek saçmalık. Orada geçirilen süreç saçmalık.
Geçmek bilmeyen ilk gece, acemilik kaynaşmaları, sigara, teneke bardakta çay, Jandarma marşını ezberle, sağa dön sola dön, uygun adım, bu saçmalıkda gülelim eğlenelim derken…
“Komutan gelecek akşam tatbikat yapacağız” dendi.
Allah allah…E bizim eğitim komnutanları iyiydi?…
Akşam oldu, yemek çoktan yendi, yüzümüze gözümüze ayakkabı boyası, kömür, karbon kağıdı sürdük, bez sardık, techizatın parlayan kısımlarına sürdük, sallanan kısımları vücuda bağladık…
Arka bahçedeyiz lan?! Askercilik oynuyoruz resmen. Homurdanmanın bini bin para, bu ne maymunluk diye.
Sonra bir anda bir panik havası, bizim komutanlar tirtir, n2oluyoru zdemeye kalmadan bir adam belirdi arka kapıda.
Komutan bağırdı “Hazroul!”
Gölgenin içinden geliyor. Film gibi! Adamın sıfatını görmüyoruz, boyu 1.80 civarı eni benden iki tane.
Tırsmış duruyoruz. Işık yüzünden önce omuzlarında parladı. Aramızda mırıldaşmalar duyuluyor “3 yıldız neydi lan” diye…
Ve karanlıktan çıkıp önümüzde durdu. Doldur boşalt’ın zayıf ışığı omuzlarındaki yıldızları, oradan sol göğsünün üstünde duran çapraz kılıç, tüfek, paraşüt vb bir sürü şeyin üstünden döndü, başındaki mavi berenin altında bize gülümseyerek bakan bir çift gözde parladı.
“Rahat çocuklar rahat”…Yumuşacık, babacan bir ses.
Biz dumur olmuş durumdayız. Rahata geçtik.
Konuşmaya başladı. Konuştu, anlattı. Yumuşacık yumuşacık konuşurken, cümlesinin içine serpiştirdiği en yakası açılmadık küfürleri bir anda sevgi sözcükleri ya da cümlenin bir parçasıymış gibi kullanmasına adapte olamadık.
Konuşmanın bir yerinde bize döndü, yoruldunuz mu ayakta dedi, çök komutu verdi. Anlattı anlattı, iyi tatbikatlar dedi, gitti.
Biz öyle giyindiğimizle kaldık.
Oradaydı, evet bize konuşuyordu, ama orada değildi. Bizimle çok ilgilenmiyordu.
“Komutanım bu kimdi?” diye sordu bir “devrem”.
Bizim komutan, ki kendisi de komando jandarma idi, “Sabri Komutan” dedi, “Yüzbaşı Sabri komutan”.
—————————-
Acemilik bitti. Sevdiklerimiz geldi, haftasonumuzu şımartılarak, koca çocuklar olarak geçirip yeni birliklere teslim olduk. Usta birliğinin ilk gecesi acemilikten daha betermiş, onu gördük.
Askerlik saçma evet de, o kadar da saçma değil sanki… Görevim dış posta. Kurye yani. Gizli evraklar taşıyorum, muhabere kısmında geçen telsiz konuşmalarını duyabiliyorum. Akşamları da benim gibi “Bir şeyler olsun vakit geçsin” diye yola çıkıp, bir noktada “Asker olmak” kıvamına gelmeye başlamış Ahmet çavuşla operasyona gidiyoruz. Normalde kısa dönemleri almayan komutanı ikna ettik, bizim koğuşun terimiyle “ekşın çavuşlar” olarak her boka biz de atlıyoruz.
Terör, PKK yok, ama malum karadeniz… Her yer mermi. Ateş arasında da kaldık, kanun kaçaklarına pusu da yaptık, tarlasındaki çaya bastığı için kardeşini vurmaya çalışan adamı da ikna ettik, 4 kişiyi doğramış birinin bulunduğu tespit edilen bir evin etrafında 6 saat mevzi de aldık.
Ben daha çok askerliğimin komik, laz kısımlarını anlatmayı sevdim tabi, barutlu kısımlar bende kalsın diye. Ama askerde sadece 3 köşe teşkil atışı yapmadım, o da bir gerçek…
Denetleme var dendi sonra. Bilen bilir, denetleme demek duvarları yalamak demek. Neyse işlere giriştik, tam bir teyakkuz durumu temizlik sebebiyle, denetlemeye 2 gün var, dediler ki alaydan teftişe gelecekler.
Sabah içtima, dizildik bekliyoruz. Havada anlamsız bir gerginlik, öyle duruyoruz çok da rahat olmayan bir rahatta. Öndeki sürgülü kapının sesi duyuldu, bir koşuşturma sesleri, ve yandan gelen sabah güneşinin duvara uzattığı gölgeler ile bölük komutanı bağırdı “Hazrouğl!”
Jilet gibi askeri üniforması ile bir adam yürüyor, adamın kalıbı tanıdık, ancak göğsündeki parıltıdan yüzünü gözünü göremiyoruz. Bölük komutanının selamını aldı, şapkasının altında bize gülümseyerek bakan bir çift göz parladı.
“Rahat çocuklar rahat”…Yumuşacık, babacan bir ses.
Biz dumur olmuş durumdayız. Rahata geçtik.
———————————————
- Olcayto Cengiz, İstanbul!
- Gel Olcayto, ne vardı, hayırdır?
- Komtanım bir şey sorabilir miyim?
- Tabi sor evladım.
- Bu geçen hafta denetleme öncesinde bize gelen yüzbaşının göğsündeki o madalyalar, semboller, neler vardı O’nda?
- Sabri yüzbaşı mı? (gülümseyerek) Ben O’nda olmayanları saysam daha çabuk biter herhalde.
- Neden bir tek O’nda böyle her şey var?
- Sabri Yüzbaşı buraya zorunlu geldi. Yılalrdır güneydoğudaymış. Komutanlığını yaptığı 3 karakoldan 2′si baskına uğramış. Birinde tek yaşayan olarak kurtulmuş, diğerinde bir başka askerle daha kurtulmuş. Emri altında çok adam kaybetmiş. Aksayarak yürümesi kalçasında halen kurşun parçası var. Mavi bereli komandodur. Göğsünde karakol komutanı, bölük komutanı, hava indirme, muharebe gibi pek çok sembol ve madalya var. Bu senenin başında Ankara O’nu buraya yolladı. Zorla yollamışlar, gelmemek için büyük yaygara kopartmış, ama TSK dinlensin ve resmen adam ölmesin diye buraya koydu. Uzun süre kimseyle konuşmadı zaten. Yeni yeni açılmaya başladı. Senin de farkedebileceğin gibi üstçavuşlarla ve astsubaylarla, yani rütbelilerle pek anlaşamıyor, sevmiyor, bizim burada yaptığımızı askerlik olarak görmüyor. Rütbesiz askerlere ise çok yakındır, bildiği abi gibidir. Aman ters düşme ama, kaya gibi bir adam…
———————————————
Haber geldi.
Bölük tedirgin.
Akşamında da televizyonda haberlerde verdi.
Giresun’da bölücü terör örgütüne ait bir takım kişiler yakalanmış. Karadeniz’de eylem planındalar, Hopa tarafından girmişler vs.
Güvenlik önlemleri iki kat artırıldı, nöbetler çoğaltıldı, ciddi post tatbikatları yapılıyor ve ilk defa nöbette G3′e takılı şarjör boş değil ağzına kadar 7,62…
3 gün geçirdik böyle.
Hepi topu 3 gün.
Koğuş hiç o kadar sessiz olmamıştı.
Komutanlar hiç o kadar gergin, sert ve aynı zamanda babacan davranmamıştı.
Hiçbirimiz hiç o kadar gaza gelmiş, gözümüzü karartmış biçimde gerçekten “asker” gibi hissetmemiştik.
Hiç o kadar korkmamıştık…
———————————————
4.gün.
Nizamiye kapısı bir gürültüyle açıldı.
İçeri “land” girdi, sağ ön kapı açıldı, kapı gibi bir adam indi.
Kafasında siyah bere vardı, suratı siyahtı, tamamen kamuflajlıydı.
“Hele bir çay veren yok mu ya?” diye gür, gevrek ve şakıyan bir sesle bağırdı arkaya.
Sabah 5.
Bölük komutanı, nizamiye görevlisi ve nöbetçi çavuş ben şoktayız.
Herkes hazrolda.
Bize döndü. Yorgun gözlerinin içi kanlı, ama bir o kadar da mutlu.
Ve o yorgun gözlerde bir ışık çaktı,
“Köklerini kazıdık orospu çocuklarının. Rahat çocuklar rahat…” Yumuşacık, babacan bir ses.
———————————————
Ben o stresi 3 gün yaşadım.
Boku bokuna ve vatan uğruna can verebilme ihtimali olduğu gerçeğini ucundan 3 gün yaşadım.
Bunu 7 gün 24 saat yaşayan, bekleyen, bilen çocuklar var.
Ve Sabri Yüzbaşı’lar bekliyor onların başında.
Bu film, bu yapıt, bu belgesel bu gerçeği bize gösteriyor sadece.
Haberlerde görmediğiniz, tartışma programlarında izlemediğiniz şekilde gösteriyor.
Gidin.
Bu filmi görün.
Aldığımız nefeslere karşı verilen nefeslerle yüzleşin.
“Teknik lise öğrencisi materyalist karı”ların romantik olamayacağını öğrenin.
O karakolda siz de yaşayın.
Ve hayata, çevrenize daha dikkatli bakın. Tepkinizi, reaksiyonunuzu göstermekten çekinmeyin, korkak olmadan yaşamanın önemini kavrayın.
Yetenek Siz’siniz yarışmasında ekranlarmızı şenlendirmesi beklenen türk reklamcılığının 2.kuşak ustalarından Ali Taran bir anda karşımıza bir sinema projesi ile çıktı.
Ali Desidero karakterinin “Ali Tarantula” ismiyle arz’ı endam edeceği bu projede anlaşıldığı kadarıyla kahramanımızın ofsaytı kaldırma çabası beyaz perdeye yansıyacak.