Bir hafta sürüyor hepi topu. Size gayet iyi bakıyorlar, hatta gözlerini üstünüzden ayırmıyorlar. Yapmanız gereken tek şey internete girmek, arada da oyun oynamak. Sonucunda mı? Sadece meşhur olma, popülerliğin tavan yapması ve 20.000 lira kazanmak gibi şeyler var.
Ne dersiniz?
Windows 7 Türk kullanıcılarını 41?29! önderliğinde ve Alem FM, Garanti, Teknosa ve Türk Telekom sponsorluğunda gerçekleştirilen Türkiye’nin ilk gerçek zamanlı dijital deneyi ile selamlıyor!
Proje ne derseniz; öncelikle 26 Eylül – 9 Ekim tarihleri arasında http://deney7.com üzerinden 2 kişi aranıyor, bu 2 kişi faz 16-22 Ekim tarihleri arasında birer ev şeklinde dosenmis, lokasyonu gizli 2 yere yerlestirilecek ve 7 gün boyunca kendilerine verilecek 77 görevi gerek kendi başlarına gerek takipçilerinden alacakları destekle yerine getirmeye çalışacaklar.
Ha bir de, onlar çabalarken tüm türkiye onları internet üzerinden canlı izliyor olacak.
Sonunda başarılı olan yarışmacı ise deney7′den çıkarken hediye olarak sertifika alacak.
Üstünde 20.000 lira yazan bir sertifika! Evet, doğru okudunuz, 7 gün sonunda kazanan tam 20.000 TL nakit para ödülü sahibi olacak. Peki onları takip eden, onlara yardım eden kullanıcılar sadece kazandırdıkları için mutluluk gözyaşı mı dökecek? Hayır! Takipçilerde laptoplar, windows 7 lisansları, usb stickler gibi onlarca hediye kazanacak.
Son günün akşamı da bir partiyle kapanacak.
Tüm bunları kazanmak için yapmanız gereken tek şey, neden seçilmeniz gerektiğini anlatan bir video hazırlamak ve siteye yüklemek. Eğer isterseniz fotograf ve hatta bir paragrafla da basvurabilirsiniz ama takdir edersiniz ki, ama video’nun etkisi cok daha yüksek olacak. (Flickr’a mı daha çok bakıyorsunuz YouTube’a mı? ..Yaaa, yaa…)
- “Abi size geldi mi? Ben o kadar adres bıraktım tın, yok hala”.
Böyle dan diye lafa girince ne oluyor dedim, ne geldi mi, ortak bi’şi mi istemiştik diyecek oldum kendisine. Kendisi dediğim de, bana bu dünyada gerçek anlamıyla “abi” diye hitap eden tek kişi. Bütün bu düşündüklerimi özetler bi şekilde “Hö?” dedim,
- “Katalog” dedi, “Ikea kataloğu”.
Quelle vardı ben küçükkene. Annemlerle yurtdışına gittiğimizde alırdık, ya da yurtdışından gelen eş dost getirirdi. Evet yurtdışına çok çıkardım ben küçükkene. Ama sizin öyle düşündüğünüz gibi uçakla değil çok daha nefis şekilde, neyse onu sonra anlatırım.
Ben hastasıydım bu Quelle kataloğunun. Bi kere envai türlü oyuncak ıncık mıncık var. Bir de iç çamaşırı kısmında orası burası gözüken kadınlar var. Allah yani. Böyle ansiklopedi gibi, yok verkauf yok neu falan bin tane alman lafı ama yüzbin görsel.
Sonra büyüdük, Quelle ile görüşmez olduk, içimdeki “Ulen nasıl okunuyor bu Quelle kelimesi?!” sorusu da kendini başka sorulara bıraktı.
Yıllarca aynı tadı verecek kataloglar aradım, ama bulamadım. Tam bu katalog sevdası geçti derken birden hayatımıza köfteleri, yassı kolileri ve avucumda kaybolan kalemleri ile Ikea girdi. Peşi sıra da katalogları.
Bir heves gittik açılınca. Böyle bir gaz girdik, ancak aynı gazla çıkamadık. Ne bileyim bi içim almadı. Çok beğendiğim şeyler 2-3 adet oldu, ifak aksekuar kılıklı şeylerini çok beğendim hiç bir koltuğunda kanepesinde rahat edemedim.
Kataloğu da küçüktü zaten.
Ama etrafımda bir anda bir Ikea furyası başladı. Su içiyorum, son yudumdan sonra bir Ikea logosu, birinin evine gidiyorum, ortada beyaz taburemsi sehpalar, koltuklar, kanepeler hep aynı… Zaten hep kafam karışmıştır, İsveç ve İsviçre’yi karıştırırım, çakı kullanarak ayırırım, bir de bu mevzular, bu çılgınlık?
Ulen benim evimdeki oyuncak vitrinlerim ile oyuncakçımın vitrinleri aynı; Ikea.
Hele bir de koltukları tabureleri isimleriyle bilenler var ki, böyle anlatıyorum falan “Aaaa, Johansburger!” diyor… Zındık, senin coğrafyan kaçtı acaba diye bağırasım geliyor.
Neyse.
Bu kataloglara esas gıcık olma sebebim, ya çok yalancılar, ya da ne kadar bilmemkaçıncı dünya ülkesi olduğumuzu yüzümüze vuruyor olmaları.
Bakınız muhterem okuyucu, bir Ikea kataloğuna bakarak şu bilgileri edinebiliyorsunuz, en azından ben edindim:
- Herkes J harfinin Y diye okunduğunu bilir.
- İsveç’teki bütün evlerin tavan yüksekliği 3 metreden falan başlar.
- İsveç’in yerel bilgisayar markası Apple’dır.
- İsveç’te dergicilik almış yürümüştür. Binüçyüz farklı dergi vardır ve ortalama bir ailede bu 1300 derginin nereden baksan bir 600 tanesi vardır.
- İsveç’te çamaşır asılmaz. Kurutucu vardır.
- İsveç’te hiç toz yoktur. Bu sebepten bütün camlar çanaklar dergiler kitaplar raflarda açıkta öyle sereserpe durur.
- Bir İsveçli’nin kitaplığında ortalama olarak -1300 derginin yanında- 2800 kitap vardır.
- Ve “aradığı kitabı rahatça bulur”
- İsveç’liler laptoplarını duvarda kilitli bir dolapta saklayabiliyorlar.
- İsveç bir kutu ülkesidir. “Toplamak” lafı tamamen “kutulamak” demektir. Hiçbirşeyin özel yeri yoktur, kutusu vardır. Herşey kutulanırsa ortalık toplu gözükür.
- İsveç’te kimsenin ayağı kokmaz.
- İsveç’te hiçbir spor ayakkabı ya da deri rugan ayakkabı koku yapmaz.
- Bu iki sebepten “ayakkabılık” kavramları genelde boy hizasında plastik kapaklı kutular (bakınız gene kutu) ya da yukarı doğru çıbıklar şeklindedir. Ayakkabınızı çıkartıp bu çubuğa takarsınız. Bir de bunun gardrop içinde olan versiyonu var ki allah diyeyim.
- İsveç ofisleri ise teneke ve yer yer sunta üstüne kuruludur. Çok şık gözüken ve çekmeceleri enfes açılmayan kesonları vardır.
- İsveç mutfağının tek bir yemeği vardır; köfte. Ama soslu köfte. Hatta reçelli soslu köfte.
- Türkler İsveç mutfağına bayılır.
Bütün bu saydıklarımı bir katalogdan çıkartıyorum. Üstelik markaya düşman falan da değilim, ama sadece bu fetişizmi anlamıyorum.
Auckland’de yer alan büyük inşaat çalışmalarından birisi duruyor, ve bu durgun dönemi DRAFTFCB Auckland harika bir fikir, enfes mecra uygulaması ile değerlendiriyor!
When work on one of Auckland’s largest developments stopped, DRAFTFCB came up with this perfect ambient, great idea!
DRAFTFCB, Auckland
Exec CD: James Mok
CD: Billy McQueen, Chris Schofield
Creative: Rory McKechnie, Chris Schofield, Billy McQueen