Evet. İşte anketlerde sürekli çıkan o aile biziz.
Vallaha bak.
Yok tamam, abartmayayım, mesleki gerekçelerle televizyonu sıkı sıkı takip ediyorum. Ama bakınız televizyonu takip ediyorum, belli bir kısmısını değil. Topyekün bakıyorum insanlar ne izliyor diye.”Behlül kaçar” ne mana biliyorum canım ciğerim, ne de olsa iki kişinin bildiği sır değildir ve her ne kadar 30′ların ortalarında bir yaprak dökümü kıvamına gelmeye başladıysam da, genç bakışımı koruyorum şeffaf bir odada.
Sadece sienbiğsiğe (buna da hasta oluyorum. Okurken CeNeBeCe-E ya da sienbiğsi-i olarak değil de böyle kırma bir şekilde okuyor herkes. Bak konu dağılıyor gene, kapatalım parantezi, kaldığımız yerden devam) dizilerini ise gene öyle bir deli sadakat ile takipte değilim. Bir kaç dizisi var denk geldiğimde mutlu olduğum, onun dışında ilişkimiz “İsmen tanışıyoruz” boyutunda.
Ama bakınız sadece belgesel izleyen yüksek entelektüalite sahibi bir aile olmamıza rağmen, evropa filmlerinden, bilhassa fransızca ve almanca olanlardan ben kıçın kıçın kaçıyorum, onu da belirteyim.
Sözün özü, kiminden sıkılıyorum, kimini sevmiyorum, kimini anlamsız buluyorum bir şekilde dönüp dolanıp sürekli aynı iki kanala geliyorum.
Diskoveri çenıl ve neyşinıl coografik.
Paramız yok, dicitürk bağlamadık, kablo ile idare ediyoruz, o sebepten Animal Planet, History Channel ve diğer enfes Discovery kanallarına hasretim.
Neden?
NEDEN?
Evet kafamda böyle önce kısık bir şekilde sonra daha yüksek bir şekilde bu soru belirdi dün. (Yüksek ses yapamadığımdan büyük harf yazdım anladınız siz onu şşş.)
Okan Bayülgen’de daha 2 gün önce programında “Eskiden haftasonları tüm ailenin bir arada oturup TV izleyebilitesi vardı. Ailenin tüm fertlerinin bir şeyler bulacağı programlar olurdu”dedi.
Hakkaten ya dedim.
Tuğçe döndü “Di mi?” dedi. O da oyun oynuyorum ayağına beni yiyormuş, kulaklıklarından birini çıkartmış meğer.
Şaşırdım öyle birden sorunca. “Di. Hem de en rahmetli prensesinden” gibi tiskinç bir espri yapasım geldi, tırstım “Evet ya” dedim.
Evet ya.
Bakınız o zamanlar tek kanal, bilemedin 3 kanal vardı ki diğer ikisi zaten belli saatler açıktı. Ona rağmen böyle ışıkla sevişen tavşan gibi bakakalırdık televizyona. Ne zaman kanallar çoğaldı, ortalık battı.
Kanal çoğalması derken, ben gene geçtiğimiz hafta gene Okan Bayülgen’in bu sefer daha fularlı başka bir programından öğrendim, memleketimdeki tüm özel kanallar illegalmiş. Yani izinli ama yasal değil. Ama sansürleniyor falan. Çok absürd değil mi bu durum? Bu arada ben de sürekli Okan Bayülgen izliyormuşum gibi bir intiba olmadı di mi?
Aman diyim.
Ne diyordum, hah kanallar arttı, çokluk/b*kluk denklemi gene çalıştı. Hakkaten bir tuhaf oldu ortalık. Kovboy filmleri, akıllı mantıklı çizgi filmler, müzik eğlence programları, gerçek anlamda eğlenceli yarışmlar. (Süheyl Behzat ikilisini buradan tenzih ediyorum, eğlence kavramımız farklı diyeyim)
Ama esas önemlisi, iyi şeyler göremez olduk.
Ya cinnet haberleri, ya ölümler, ya deli saçması kadın programları, en embesilinden yarışmalar, diziler, o dizilerin tekrarları, o dizilerin tekrarlarının özeti, yemek kokuları, silahlar, cinnet haberleri, anadolu destanları, kavgalar, sezon açılışıyla güney sahillerimizde dolup taşan memeler götler…
N’oluyoruz ya?
Marmaray projesini biliyorsunuz değil mi İstanbul’dan bloga katılan okumacı arkadaşlarım?
(Eveeeeet dediğinizi düşünüyorum burada.)
Peki Marmaray’ın başmühendisinin alman tonton bir amca olduğunu biliyor musunuz?
Tünelin parça parça dibe indirilip bir önceki parçanın hidrolik kol ile yeni inen parçayı tutup kendine çektiğini?
Her parçanın elektrik donanımı hazır bir şekilde dibe indiğini?
Projenin Japonlar ile ortak olduğunu?
Dünya’da bir fay hattı üstüne yapılan ilk proje olduğunu?
Bittiğinde 60 metre derinlikte olacağını ve bunun dünyada bir ilk olduğunu?
Projenin tünel kısmının genelinden önce, yani dış istasyonlar vesaireden önce bitip bekleyeceğini?
Bu vakit sapmasının sebebinin Yenikapı merkez istasyonu olduğunu?
Yenikapı merkez istasyonu kazılırken eski çağlara ait bir limanın kalıntılarına ulaşıldığını?
Tarihte bulunan en korunaklı kalyon/gemi parçalarının buradan oldukça korunmuş bir şekilde bulunduğunu?
Bunun sebebinin yakından geçmekte olan derenin taşıdığı alüvyonlar olduğunu?
Buradan çıkan aşırı korunmuş parçaların tarihte eksik kısımları kapattığını ve gemicilik tarihi açısından paha biçilemez olduğunu?
Gene kazılar sırasında su altından binlerce yıl öncesine ait yerleşke kalıntıları çıktığını?
Bu kalıntıların ilk insanlara kadar uzandığını?
Bunun sonucunda bizim boğazın bir zamanlar dere olduğunun ispatlandığını?
Biliyor muydunuz?
Ben İstanbul’da yaşıyorum.
Son 33 yıldır.
Burnumun dibinde bu kazı oluyor.
Ve araştırmacı gazetelerimiz televizyonlarımız var.
Ve ben bunları National Geographic kanalından öğreniyorum, tamamen tesadüf eseri.
Sonra bana evde ne izliyorsunuz diye soruyorlar…
Vallahi biz sadece belgesel izliyoruz.
ve biz dibimizde olup bitenleri nat geo’daki türkçe konuşan ve üzerine ingilizce dublaj yapılmış amcadan üzerine tekrar türkçe dublaj yapılarak öğreniyoruz…
ne fena…